
Yayınlanma: 17 Aralık 2025 17:39
Güncellenme: 8 Ocak 2026 21:32
Küresel ekonomide son yılların en dikkat çekici gerçeklerinden biri, dünya genelindeki toplam borcun 338 trilyon dolara ulaşmış olması. Bu rakam, gezegenin adeta kendi kendine borçlu hale geldiğini gösteriyor. Devletler, şirketler ve hanehalkları tarafından kullanılan bu devasa borç miktarı, artık yalnızca bir finansal veri değil; istihdamdan piyasalara, döviz kurlarından faiz oranlarına kadar her alanı etkileyen yapısal bir risk unsuru olarak görülüyor.
Uzmanlara göre küresel borcun bu seviyelere çıkması, ekonomik sistemi her zamankinden daha hassas ve kaldıraçlı hale getirmiş durumda.
Yatırımın Yeni Adı Paratron ile Siz de Kazanmaya Başlayın!
Toplam borçtaki artışın arkasında birkaç temel neden bulunuyor. Öncelikle, son 15 yılda yaşanan finansal krizler, pandemi ve jeopolitik şoklar, hükümetleri ve merkez bankalarını ekonomiyi desteklemek için daha fazla borçlanmaya itti. Faiz oranlarının uzun süre düşük seyretmesi de borçlanmayı cazip hale getirdi.
Bu süreçte:
Devletler, bütçe açıklarını kapatmak ve büyümeyi desteklemek için borçlandı.
Şirketler, yatırım ve satın almaları finanse etmek amacıyla kredi ve tahvil piyasalarına yöneldi.
Hanehalkları, özellikle konut ve tüketici kredileriyle borç seviyelerini artırdı.
Sonuç olarak küresel borç, dünya ekonomisinin yıllık toplam üretiminin yaklaşık üç katına ulaştı.
Borç miktarının tek başına yüksek olması her zaman kriz anlamına gelmeyebilir. Ancak sorun, borcun ekonomik üretime kıyasla bu denli artmış olması. Küresel borcun, yıllık ekonomik çıktının yaklaşık üç katı seviyesine gelmesi, sistemin faiz ve büyüme şoklarına karşı çok daha kırılgan hale geldiğini gösteriyor.
Bu şu anlama geliyor:
Faiz oranlarında küçük bir artış, borç servis maliyetlerini hızla yükseltebilir.
Ekonomik büyümede hafif bir yavaşlama, şirket iflaslarını ve işsizlik riskini artırabilir.
Döviz kurlarında yaşanan dalgalanmalar, borcu yabancı para cinsinden olan ülkeleri ve şirketleri zor durumda bırakabilir.
Bu kadar yüksek borçlu bir sistemde finansal piyasalar, artık çok daha hızlı ve sert tepkiler verebiliyor. Faiz kararları, enflasyon verileri ya da jeopolitik gelişmeler, sadece ilgili varlıkları değil, küresel risk iştahını doğrudan etkiliyor.
Özellikle:
Hisse senetleri, faiz beklentilerine karşı daha hassas hale geliyor.
Tahvil piyasalarında volatilite artıyor.
Gelişmekte olan ülke para birimleri, sermaye çıkışlarına karşı daha kırılgan oluyor.
Bu nedenle yatırımcılar, küresel borç dinamiklerini yalnızca makroekonomik bir başlık olarak değil, portföy yönetiminin merkezinde yer alan bir risk faktörü olarak takip ediyor.
Uzmanların ortak görüşü, bu kadar yüksek borçlu bir sistemde bazı temel prensiplerin daha da önem kazandığı yönünde:
Likiditeyi korumak: Nakit ve kolayca nakde çevrilebilen varlıklar, belirsizlik dönemlerinde büyük avantaj sağlar.
Çeşitlendirme yapmak: Tek bir varlık sınıfına ya da bölgeye bağımlı kalmak riski artırır.
Borcu kontrollü kullanmak: Kaldıraçlı işlemler ve aşırı borçlanma, küçük piyasa hareketlerinde büyük kayıplara yol açabilir.
Bu unsurlar, artık sadece “temkinli yatırım” yaklaşımı değil, rekabet avantajı olarak görülüyor.
338 trilyon dolarlık küresel borç, dünya ekonomisinin geldiği noktayı net şekilde ortaya koyuyor. Sistem büyümeye devam edebilir ancak bu büyüme artık çok daha kırılgan bir zemin üzerinde ilerliyor. Faizler, büyüme ve likidite arasındaki denge bozulduğunda, etkiler sadece finansal piyasalarla sınırlı kalmıyor; reel ekonomi ve istihdam da doğrudan etkileniyor.
Bu nedenle küresel borç konusu, önümüzdeki yıllarda hem yatırımcıların hem de politika yapıcıların gündeminde üst sıralarda kalmaya devam edecek.